Bu Blogda Ara

28 Nisan 2018 Cumartesi

Bir Kan Kardeşliği: Kore Savaşı ve Türkiye'nin Konumu


Neredeyse 70 yıl önceydi... 1950 yılında, Kuzeydekiler sınırı güney tarafına doğru geçiyor ve Koreliler arasında bir savaş başlatıyordu...

İç savaş gibi gözükse de içinde Türkiye'nin de bulunduğu onlarca ülkenin katılımıyla uluslararası bir savaşa dönüştü...


Peki her şey neden ve nasıl oldu..?



Ayla filminin kahramanı Süleyman Dilbirliği ve Ayla...



Öncelikle... Kore Savaşı’nın önemini anlamak için Kore’nin önemini anlamak gerekiyor…

Bu noktada olaya haritaya bakmakla başlayalım. Haritaları okuyabilmek çok önemli meziyettir. Dünyayla ilgili farklı hikayeler görmemize yardımcı olur. Burada küçük bir Asya Haritası mevcut… 

Burada Kore'nin konumu Asya'nın girişi niteliği taşıyor...

 Sarı bölge Çin... Üstünde Rusya... 

Kore; Çin, Japonya, Amerika ve Rusya için büyük öneme sahip... Bu da onu tüm Dünya için çok kritik bir hale getiriyor.

Açıkça görülüyor ki Kore Çin ile sınıra sahip, Rusya’nın hemen aşağısında ve Japonya için yine çok büyük öneme sahip. Nedeni ise Japonya bir ada, adalar içinse onlara en yakın kara parçası çok kritiktir...
Öte yandan o dönem, Kore Savaşı döneminde yani bu bölgede ciddi manada gelişmiş demir yolları mevcut ve 3 deniz Kore’nin kontrolünden geçiyor. Bu da Kore’yi Asya kıtasıyla ticaret yapmak isteyen ülkeler için çok önemli hale getiriyor.
Yine o dönemki Sovyetler’in önemli isimlerinden Krusçev bu bölgede pirinç ve balık imkanının onları cezbettiğini söylemiş… Amerika için de yine kendilerine haritanın görünmeyen tarafında en yakın ülke olmalarından kaynaklı, ve sınırı olduğu ülkelerden dolayı öneme sahip. Hatta hatırlayacaksınız Kuzey Kore Lideri Trump'ı füzeleriyle tehdit ediyordu... Bugünün şartları artık böyle bir hal aldı.

Evet... Tüm bunlar yüzünden belki de Kore  yüzyıllar boyunca bağımsızlığını elde edemedi… Uzun yıllar Çin ve Japonya’nın güdümü altında yaşadı...
Bir anlamda da bu savaş öncesinde bir bağımsızlık günü ilan ediyorlar Kore ilk kez bağımsızlığına kavuşuyor.

Kore Savaşı 1950’de başlıyor… Biz ise bu tarihin daha öncesine gitmeliyiz savaşı anlamak için. Ne zaman 2.Dünya Savaşı bitiyor, Amerika Japonya’ya atom bombalarını yolluyor ki o zaman Japonya gücünü kaybedip Kore’den çekilmek zorunda kalıyor.

Türk askerleri Koreli bir kızla vakit geçirirken...

Dünyanın süper güçlerinden biri, Sovyetler bunu fırsat bilerek Kore’ye kuzeyden giriş yapıyor… Amaçlarından biri de komünizmi bu bölgede yayabilmek. Stalin’in rüyası da diyebiliriz, kendileri Amerika ve Avrupa’dan olumlu cevaplar alamayınca, yönlerini bir anlamda Asya’ya çeviriyorlar. O dönem Çin de komünizme geçiş yapıyor ve bu çok iyi bir haber onlar için. İki ülke arasında önemli bir ortak nokta haline geliyor…
Tabii Amerika durur mu, bu bölgeyi Rusya dominasyonuna bırakamayacağından o da bölgeye güneyden giriş yapıyor ve Sovyetleri 38.enlemde durduruyor. Bu çok önemli, çünkü 38.enlem hala geçerli sınır iki ülke arasında...


Yani iki ülke oluyor artık orada bir anlamda iki ülke kuruluyor… 

Kuzeyin destekçisi Sovyetler, Güneyin destekçisi ABD… 

Tabii sonra Birleşmiş Milletler yine bir karar alıyor ve bölgeyi terk edin, orası Korelilerin diyerekten... ABD ve Rusya da bir anlamda bölgeden çekiliyor…

Bunun anlamı iki farklı devlet orada baş başa kalacak. Fakat aslen Kuzey Kore lideri, Kim Il Sung, bugünkü Kuzey Kore lideri Kim Jong Un’un da dedesidir… Orada bir Güney Kore Cumhuriyetinin varlığını tanımıyor. Bu bölünmüşlüğün müsebbini Birleşmiş Milletler olarak görüyor ve buna binaen sınırları geçiyorlar, güneyde yaşayan halkı isyana teşvik ediyorlar… Fakat istediklerini elde edemiyorlar. Belki de orada mevcut konjonktürde savaş onlar için kaçınılmaz bir hal alıyor ve sınır 5000 Sovyet tankıyla beraber geçiliyor.

 Kim Il Sung Sovyetler'e gidip Stalin'le tanıştı...
Güney Kore Lideri ABD'ye gidip Harry Truman'la tanıştı...

Kuzey Kore Sınırı Geçti, Savaş Başladı... Peki ya Sonra?

Geçmek yetmiyor… Güney Kore askeri açıdan daha güçsüz olsa dahi çabuk olmalılar. Çünkü biliyorlar ki Birleşmiş Milletler ve ABD de bu bölgeye intikal edecek… Hızla 5.günde Seul’u alıyorlar, Güney Kore’nin başkentini. Sonrasında da 200 kilometrenin üzerinde bir ilerleme kaydediyorlar güneye fakat bu bölgede Amerika ve Birleşmiş Milletler kendilerini defaatle uyarıyor... Aldırış etmiyorlar... Sonunda Koreliler dışında ilk ordu bölgeye intikal ediyor ve Amerikan askerleri Japonya’dan buraya geliyor...

Amerikan Ordusu Güney Kore'ye Yardıma Geliyor...

Tabii Amerikan ordusu bölgeyi tahkim etmeye başlıyor gelir gelmez... Çok daha tecrübeliler, savaş stratejileri güçlü ve iyi teknolojileri var bu sebeplerden ötürü avantajı elde ediyorlar. Bu sefer Kuzeylileri püskürtmek suretiyle yukarı ilerliyorlar… Bu da Çin için ciddi bir tehdit. Burada ABD varlığı ve kontrolü işlerine gelen bir durum değil. Onlar da bunun icabını ifa ederek asker göndermeye başlıyor ve 1 milyonun üzerinde bir asker gönderiyorlar nihai olarak. Bu, savaştaki en büyük asker sayısı olarak kayıtlara geçiyor…

Kore Savaşı'ndaki git-gel'lere dair bir tablo...

Tabii böyle bir güce karşı Amerika tek başına savaşmak ister mi… 

Kuzeye çökeklenmiş Çin ve Sovyetler…

O da başlıyor başta NATO ülkelerine olmak üzere baskı yapmaya. Birçok ülke Amerika’nın yanında yer alıyor… Norveç, Fransa, Danimarka, Yunanistan, Yeni Zelanda, Türkiye, Kanada, Filipinler, Güney Afrika, İtalya...

Marilyn Monroe da cephede...
Üstteki fotoğraf hakkında... Scarlett Johansson da 2 sene önce İncirlik Üssü'nü ziyaret etmişti. Strateji hiç değişmiyor...

O dönem bazı ülkeler için de NATO önem teşkil ediyor bunlardan biri de Türkiye. Bu savaşa asker gönderdikten sonra Türkiye NATO’ya giriş yapıyor. Aslında oradaki en büyük askeri güçlerden biri de biziz ve asker gönderen 2.ordu olduğumuz belirtiliyor.

İlk Türk Tugayı oraya 4500 kişiyle intikal ediyor ve her sene değişmesi planlanıyor.

İlk Komutanımız Tahsin Yazıcı ile beraber, askerlerimiz yola çıkıyor… O dönem bu büyük destekten ötürü de büyük saygı görüyorlar… 

Türk Tugayı Komutanı Tuğgeneral Tahsin Yazıcı...

Döneme ait bir gazete manşeti...

Gemiler doğal olarak Amerikan yapımı, onların kültürüne göre de dizayn edilmiş. İlginç şeyler yaşanıyor, mesela tuvalet konusunda. Farklı bir çeşide sahip oldukları için bizim askerlerimiz kullanamıyor. Orada eğitim alıyorlar… Yine akşam yemeği mevzusu ciddi bir problem. Herkes 2 dilim ekmek yiyebiliyor ama bu bizim askerlerimizi için asla yeterli değil. Sürekli aç geziyorlar… 

Askerlerimizin ulaşım için kullandığı gemiler...

Sonunda herkesin istediği kadar ekmek alması kararlaştırıyor ama bu sefer de bizim askerlerimiz ekmeği bitirdiği için Amerikalılara ekmek kalmıyor. Un sıkıntısı çekilmiş bu gemilerde. Uzun da bir seyahat, birçok anı mevcut, hepsine girmeyeceğim… Sonunda askerlerimiz Pusan Limanına varıyor. Burada bir Türk Şehitliği de mevcut. Oradan da trenle Taegu’ya geçiyorlar, o trenlerde verilen kumanyalar içinde domuz eti olanları askerlerimiz yemeyerek oradaki fakir halka dağıtıyor. Ve Taegu’da askerlerimizi "Turgo Nombre Van Türk- bir numaralı" denilmeye başlanıyor… Yine orada da askerlerimiz halkla iç içe, seviliyor, sayılıyor ve değer görüyor.

Pusan'daki Türk Şehitliği...

Savaşın En Önemli Muharebesi... Kunuri Muharebeleri

Askerlerimizi Kunuri’ye transfer ediliyor... Kuzey tarafında kalıyor Kore’nin… Çinlilerin de bastırdığı bir dönem dolayısıyla Amerikalılar geri çekiliyor. Oraya gidiyoruz ve zamana ihtiyacımız var. Çinlileri durdurmak gerekiyor ama bizden 5 kat daha fazlalar… Bu, Kore Savaşının en önemli cephesi olarak da görülüyor. Türkler Çinlileri tam 3 gün durduruyor, beklentiler ise sadece saatlerden ibaretken… Basında büyük yankı uyandırıyor bu, Time Gazetesine deçıkıyor… General Marshall Türk ordusunun onlara 3 altın gün kazandırdığını söylüyor, Tuğgeneral Tahsin Yazıcı madalya alıyor.

"Türk askerinin üstünlüğü açık bir biçimde görülmüştü. Fakat tanıdığım kadarı ile bu kadar insancıl, cana yakın insanlar nasıl oluyor da böyle bir saldırıya geçebiliyor, kısa bir sürede sayıca üstün düşmanı yok edebiliyordu. Bu ne yüreklilik bu ne görkemdi!"

Sovyetler, Amerikalıları Türklerin kurtardığını yazıyordu...

Birleşmiş Milletler askerleri Türklere "number one" diye hitap ediyordu...

"Türk subay ve askerleri çok iyi askerdi. Gereken emirleri uygulardı ancak iki emir hariç. Onları asla uygulamadı...
Bunlardan bir tanesi Ramazan Ayında oruç tutmama emriydi... İkincisi ise esirlere sorgudan önce yemek ve su vermeme emriydi... Bu yüzden çoğu zaman Amerikalılarla araları bozuluyordu..."



Bu savaştan sonra da pek devam etmiyor Kore Savaşı. Yalnızca birkaç ay… 38.enlemden taraflar öbür yana ilerleyemiyor, tıkanıyorlar. 2.Dünya Savaşından yeni çıkmışlar, zaten büyük kayıplar verilmiş ve Sovyetler, ABD, Çin birbirleriyle savaşmak istemiyor…

Oturuyorlar pazarlığa. 1951’den 1953’e 2 yıl. Bu süreçte ufak çatışmalar oluyor ciddi bir çarpışma yok. Ateşkes anlaşmasını 2 yıl sonunda imzalıyorlar ancak barış antlaşması yok. Sadece ateşkes anlaşmasıyla bu sınır 2007’e kadar korunuyor. Savaştan 65 yıl sonra ancak barış imzalanıyor… Sonrası da malum, dün mesela iki lider görüşmüştü ve bu o tarihten bu yana bir ilkti, hepimiz şahit olduk ve kayıtlara da geçti.



Taraflara Gelirsek...

Bir cephe Amerika ve onlarca ülke daha… Bazıları asker yerine sağlık ekipmanı, silah veya maddi destek sağlasa dahi Amerika'nın yanında onlarca ülke yer alıyor... Ekvator, İsveç, Belçika, İngiltere, Avustralya, Kanada, Fransa... Bu cephede Amerika birçok ülkenin desteğini alıyor… Buna Birleşmiş Milletler desteği de diyebiliriz. Bazı ülkeler 50 asker gönderiyor olsa da istekleri Amerika ile beraber etmek oluyor, açıkça gözüküyor…

Diğer cepheyse Sovyetler Çin ve Kuzey Kore. Şurası ilginç ki Sovyetler aslında çok asker göndermiyor. Daha çok teknoloji desteği veriyor, zaten 2.Dünya Savaşı sonrasında geliştirilen silah endüstrisi bu savaşta bir anlamda test ediliyor. Amerika ve Sovyetler burada kendi materyallerini kullanıyor...

Bunun yanında Çin 1 milyondan fazla askerini bölgeye gönderiyor. 

Savaş sonrası… 3 milyon insan öldü…

Kore savaştan önce de fakir bir ülkeyken, savaştan sonra daha da fakir bir hale geliyor. Kanallar, evler, tren istasyonları kısaca her şey zarar görüyor, yıkılıyor. Aileler parçalanıyor… Yetmezmiş gibi araya bir de sınır çekiliyor ve kimse geçemiyor o sınırı. İnsanlar arkadaşlarından kardeşlerinden ailelerinden kopuyor. Hem de hepsi aynı milletten geliyor olmalarına rağmen, birbirleriyle savaşıyorlar… Ne için?



Bildiğiniz gibi Kuzey Kore o günden sonra Dünyayla bağlantısını kesti. İnternet kullanımın dahi yasak olduğu bir ülke. Bugün Dünyada neredeyse hiç kimse komünizm veya diktatör bir rejim istemiyor ve Kuzey Kore bunları uyguluyor. Dolayısıyla Dünya'da tercih edilen konumda olan ülke Güney Kore...

Güney Kore...
Liberal ekonomiyi destekliyorlar, ticaret anlaşmaları yapıyorlar, Amerika'nın ülkelerinde asker bulundurmasına izin veriyorlar... Ekonomileri güçlü. Kısaca Dünya ile iyi ilişkiler geliştirmeyi becerdiler. Türk halkıyla da aralarında hissedilen bir dostluk olduğu aşikar...

Dün de bu yazının yazılmasına vesile olan bir gelişme yaşandı... Kuzey Kore lideri Kim Jong Un, o günden bu yana Güney Kore sınırına geçen ilk Kuzey Kore lideri oldu. Dileriz bu bölgedeki düşmanlık artık bir son bulacaktır...

İşte iki ülke lideri...

Güney Kore-ABD Dostluk Sembolü...

 Güney Kore ve Avrupa Birliği ortak basın toplantısı...


27 Ekim 2017 Cuma

Türkiye'deki Siyasal Düzen ve Yeni Parti Hakkında



   Tam da 2 partili bir sisteme doğru ilerliyorduk... 2 farklı ideoloji, 2 "en" güçlü parti... Peki bugünün zemini nasıl hazırlandı? İyi Parti'nin kuruluşu mevcut siyasal düzeni etkiler mi?


Recep Tayyip Erdoğan ve Deniz Baykal 2002 seçimi öncesi Uğur Dündar'ın konuğuyken...


   Her şey 2001 krizinden sonra başladı. Fatura Ecevit'e kesildi, DSP oylarının birçoğu bir anda CHP'ye geçti ve Ecevit sahneden çekildi. 2002 seçiminde %20 oy alan CHP, potansiyel oyların bir kısmını ise Cem Uzan'ın "3 aylık" Genç Parti'sine kaptırmıştı...

   3 Kasım 2002'den sonra neler oldu derseniz; 2 partili meclisin temsilcileri, kendi alt fraksiyonlarını bir bir bünyelerine kattılar...

2002 Genel Seçim Sonuçları...

   AK Parti, benzer ideolojilerin diğer temsilcileri DYP/DP, ANAP, BBP gibi partileri ve Saadet Partisi'ni çok büyük ölçüde bitirdi.

   2003'te ANAP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Zeydan'ın AK Parti'ye geçişi buna bir örnek. Bu sayede AK Parti 367 milletvekiline ulaşmıştı. Bir diğer örnek ise Demokrat Parti Genel Başkanlığını bırakıp AK Parti'ye geçen, şuanki iç işleri bakanımız Süleyman Soylu...

Mustafa Zeydan AK Parti rozetini takarken...

   Yıllar geçti... Necmettin Erbakan Hakkın rahmetine kavuştu, Muhsin Yazıcıoğlu şüpheli bir şekilde öldü. Artık sağın kesin ve tek bir temsilcisi vardı. 2007'de %46 oy oranına ulaşan AK Parti, o günden sonra da hiçbir seçimde teklemedi. Slogan da aynı şekildeydi: "Durmak yok, yola devam" 

     Taa ki 7 Haziran 2015'e kadar...

   AK Parti %41'de kaldı. MHP ve HDP'nin milletvekili sayıları eşit çıktı. Halkın büyük çoğunluğu seçim sonuçlarından memnun değildi. 

   Seçimden tek parti çıkmamasının zararı MHP'ye oldu. Muhafazakar kesime hitap eden son parti de çöküşe geçti. MHP kurucusu Alparslan Türkeş'in oğlu Tuğrul Türkeş AK Parti'ye geçti. MHP 2 milyona yakın oy kaybederek mecliste HDP'nin gerisinde kaldı.

7 Haziran/1 Kasım 2015 karşılaştırmalı sonuçları...

   Devam eden süreçte Ümit Özdağ ve Meral Akşener gibi parti içinde büyük öneme sahip iki isim, kongrede aday olmayı düşündükleri esnada partiden ihraç edildiler. 16 Nisan'da da Devlet Bahçeli'nin zıttı bir tutum izlediler. O gün Bahçeli'nin "Evet" çağrısına uymayan MHPliler neredeyse çoğunluktaydı...

     25 Ekim 2017

   İşte tam da bu noktada İyi Parti hayata geçti. Dengeler değişir mi, 2019'da neler olacak, bunlar bilinmez ancak biz bugünü değerlendirelim...

Meral Akşener partisinin açılış konuşmasını yaparken...

   Ülkemizde seçmeni aşağı yukarı oturmuş 4 parti var. Akşener iktidar hedefliyorsa mevcut partilerin seçmenlerinden oy almalı. Biraz AK Parti'den, çoğunlukla MHP'den... Peki ya CHP ne olacak? 

   Bugünün Türkiye'sinde oy kaymasının en az yaşandığı parti CHP'dir. Bu zemini oluşturansa seçmenin tavrı. Bunu geçmiş birçok seçimde gördük. Nedeni ise çok basit: CHP seçmeninin birçoğu CHP'den vazgeçmeyi, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün ilkelerinden vazgeçmekle eş tutuyor. Oysa ki ne CHP'ye oy vermek Gazi Mustafa Kemal'in ilkelerine olan bağlılığı gösterir, ne de CHP'ye oy vermemek bu ilkelere ters düşüldüğünü. Olaya bu açıdan bakarsak, Akşener ve partisinin muhafazakar kimliği CHP'den İYİ Parti'ye oy kaymasına müsait bir zemin hazırlamıyor.

   Bugüne dek CHP'den İyi Parti'ye geçiş yapan yalnızca bir milletvekili oldu. İzmir Milletvekili Aytun Çıray mecliste artık İyi Parti'yi temsil edecek. CHPli vekil Aytuğ Atıcı da bu durumu açıklamış. Kendisi, CHP'den İyi Parti'ye geçen vekilin geçmiş dönemlerden bu yana hep muhafazakar kimlikte olduğunu belirtmiş. 

   MHP'den kayması muhtemel oylara göz atarsak,
ülkücü ve milliyetçi kamptaki bu bölünme yeni değil. 16 Nisan'da kendini net biçimde göstermişti. O dönem MHP içindeki bölünmeyi referandum sonuçları da ortaya koydu. Ancak o gün Bahçeli'yi destekleyenler, bugün de hala arkasında.

Devlet Bahçeli ve Erdoğan Beştepe'de...

     Gelelim AK Parti'ye...
   Ben bu noktada parti içi dinamiklerden çok Erdoğan faktörünü ele almak istiyorum. Cumhurbaşkanlığı seçiminde "daha güçlü bir" MHP ve CHP'nin çatı adayına rağmen %52, 16 Nisan'da ise %51.5 almıştı Erdoğan. Milletvekilleri ve yerel yönetimler de seçiliyor olsa dahi bu konjonktürde halkın gözündeki algı "bir kişi seçiliyormuş" noktasında. Böyle bir pencereden bakıldığında Erdoğan'a karşı muhalefet etmek, seçim kazanmak, her kim olursa olsun çok çok zor. 

   Eğer Akşener bir şeyleri değiştirmek, iktidara gelmek istiyorsa 81 şehrin 81'ine de ayak basmalı. 81 ilde de az olsun çok olsun, kendi kitlesine seslenmeli; onların sesini duymalı. Edirne'den Kars'a kadar tüm vatanı sahiplenmek İstanbul'daki sıcacık odalarımızdan konuşmakla mümkün olmuyor. 

   Varsayalım ki işler muhalefet için yolunda gitmedi, 2019'da aday olmayacağını açıklayan Kemal Kılıçdaroğlu, çatı aday teklifini partilere sundu. Acaba Akşener'in tutumu nasıl olur? Hatırlayalım: 7 Haziran'dan sonra Bahçeli, CHP ile koalisyona gitmeyi HDP'den ötürü kabul etmemişti.


İşte bu yüzden, bugün İyi Parti'nin kuruluşuna en çok sevinen MHP içindeki muhaliflerle birlikte CHP yönetimidir. Kendileri için bir fırsat doğdu...

*Benim gözümde uzak bir ihtimal olsa dahi, muhafazakar seçmenden de oy alabilecek Akşener CHP desteğiyle beraber çatı aday çıkabilir.
*Belki de çatı aday 2 yahut 3 partinin desteğiyle çıkabilir.

   Her iki durumda da 16 Nisan'daki %48.5 hangi seviyeye gelir, bilinmez...

   2019'a kadar meclisteki İyi Parti milletvekillerinin tutumu, çatı adayın kim olduğu, Bahçeli'nin tavrı ve birçok faktör...

   Köprünün altından daha çok sular akacağı kesin fakat biz bunları bugüne not düşelim. Belki de bir şeyler değişir...

4 Ekim 2017 Çarşamba

Arakan'da Yaşananlar ve Perde Arkası


   Arakan'da yaşanan tüm bu olayların tarihi, zaman çizelgesi ve bugünkü konjonktürde ABD ve Çin'in Arakan hesaplaşması...


   Arakan Neresi?

Myanmar Birliği Cumhuriyeti, Güneydoğu Asya'da Bangladeş, Çin, Hindistan ve Tayland arasında yer alan bir ülkedir. Ülkenin güneybatı kıyıları Dünya'nın en büyük körfezi olan Bengal Körfezi ile çevrilidir.



Myanmar'ın 7 eyaletinden biri olan Arakan, Bangladeş-Myanmar sınırının kesiştiği noktada bulunur. Arakan'ın nüfusu 4 miyondan fazlaydı fakat yaşananların ardından 1 buçuk milyona kadar geriledi.


    Her Şey Nasıl ve Ne Zaman Başladı?

2.Dünya Savaşı sonrasında Arakan'da bulunan Müslümanlar, kendi devletlerini kurmak isteyince aralarından binlercesi sürgün edilmiş ve camilerine, okullarına, evlerine zarar verilmiştir. İnsan hakları kuruluşlarının vermiş oldukları raporlara göre, 1962-1984 yılları arasında 20.000 Arakanlı Müslüman öldürüldü. Yüzlerce kadına tecavüz edildi ve Müslümanların tüm mal varlıklarına el konuldu. Devlet politikaları ise o dönemde yapılanları meşrulaştırmak adına İslam dini hakkında yalanlar ve iftiralar yayma eğilimindeydi.

 

Yaklaşık 30 yıl öncesinde ise Arakan'da yapılan büyük çaplı operasyonlar sonucunda 250.000 Arakanlı Müslüman Bangladeş’e göç etmek zorunda bırakılmıştır. Bu yaşananlar sonrası, Arakan’da yaşayan Müslüman Rohingya’lar, bırakın devlet kurabilmeyi kendilerine Myanmar vatandaşlığı bile çıkaramamışlardır. Bunca mücadele sonrası birleşmek ve tek elden hareket edebilmek amacıyla, Rohingya’lar 1999-2000 yıllarında iki teşkilat kurmuşlar ve çalışmalarını oradan sürdürmeye karar vermişlerdir.


Günümüze yaklaşmak gerekirse, daha önce benzer ve daha küçük çaplı bir katliam 2012'de yaşanmıştı. O zaman da medya vahşeti gözler önüne sermiş, Arakan gündem maddesi haline gelmişti. Çok değil 1 yıl sonra, takvimler 2013'ü gösterirken Myanmar ilk kez doğalgaz ihracatına başlayacaktı. Bilgiyi veren kurum ise Çin’in Dünyaca ünlü şirketi PetroChina.



Bu doğalgaz yataklarının işletmecisi olan  Daewoo Uluslararası Konsorsiyumu ile anlaşma 2008 yılında imzalanmıştı. Peki bunun katliamla ne alakası var? Geliyoruz. Çin lideri Jinping aynı yıl içinde, var olan İpek Yolu Projesi'nin deniz ayağını kurmak istediklerini söyledi. Neden? Çünkü Çin’in deniz ticareti ABD'nin kontrolündeki Malacca Boğazı’na bağlı. Yeni hedefleri ise: Arakan




   Arakan Müslümanları'nın Rolü

Arakan Müslümanlarıyla Myanmar Hükümeti’nin çatışma halinde olması son dönemde de olduğu gibi Bangladeş’e büyük göç olması anlamına geliyor. Bu bölgenin radikalleşmesi ve boşaltılması Çin’in tek amacı. Çin, Arakan’da kontrolü ele almanın peşinde. Bu sayede Arakan'da istediği limanı kurmak suretiyle deniz ticaretini oradan yönlendirmek, bunun verdiği bağımsızlıkla en tepeye çıkmak istiyor.

Çin ordu yapıyor, nükleer silah üretiyor ve ABD tahvillerine en çok sahip olan ülke konumunda. Birleşik Devletler ise Çin’e karşı son kozunu kaybetmek istemiyor.


Sözün özü, Arakan'da bu yaşananlar, işin henüz başlangıcı. ABD bölgede üreteceği yeni stratejilerini ortaya koymanın peşinde. Belki IŞİD tehdidi, belki de farklı bir projeyle bölge yeniden ateş altına alınabilir...

Binlerce mazlum, vatansız insan, dini inançları ön plana çıkarılarak ekonomik bir meseleden ötürü savaşın ortasına sürükleniyor. Birileri buna engel olmalı...